Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2017 Salı

Anlatılan Senin Hikayendir

     
           Cuma akşamı Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde,  Levent Üzümcü'nün,  Anlatılan Senin Hikayendir, adlı oyununu izledim.


         İki perdelik oyunda toplam üç ayrı hikaye anlatılıyordu. Biri Bergama'lı Mehmet Emmi'nin hikayesi ( ismi yanlış hatırlıyor olabilirim. Allah'ım tam bir isim özürlüyüm), diğeri Levent Üzümcü'nün dedesinin hikayesi, sonuncusu ise denizci Barış'ın hikayesi. Üçü de Ege'li. İlk oyunda kullanılan  Ege ağzından dolayı esprilerin çoğunu kaçırdım.



          Oyun müzikliydi. Türküleri de Levent Üzümcü söylüyordu. Ege oyunlarını da çok güzel oynuyordu. Ama bence türkü söylememeli, çünkü söylerken çok fazla detone oluyordu. Hatta bence türküleri başkası söylese oyuncu daha da az yorulurdu. Hem söylemek hem oynamak gerçekten zor zaman zaman insan nefes nefese kalabiliyor.



       Kahramanların üçünün de hikayesi etkileyiciydi. Ama ben en çok denizci Barış'ın hikayesini sevdim.


        Gemilerde çalışan Barış, Kardak kayalıkları krizi yüzünden Yunanlıların saldırısına uğrar. O gün kendi kendine söz verir, ilk gördüğü Yunanlıyı kendi elleriyle boğacaktır. Yıllar sonra gemisi kaza yapar, batan gemiden atlayarak kıyıya kadar yüzer. Hem yorgunluktan hem de soğuktan çok etkilenen Barış kendinden geçerek bayılır. Bayılmadan az önce ise öleceğinden emindir. Gözlerini açtığında kendini bir evde görür. Yaşlı bir amca onu  kurtarmıştır. Kurtaran kişi ise bir Yunanlıdır. Yıllar önce verdiği sözü hatırlar ve kendi kendine güler. Kurtarıcısı olan Yorgo'yla da kendini manevi kardeş ilan eder. İşte her milletin iyisi de var kötüsü de.

         Ben oyunu keyifle izledim. Sizlere de tavsiye ederim.



26 Şubat 2017 Pazar

Aşk Dersleri


           14 Şubat'ta Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde Füsun Demirel'in Aşk Dersleri adlı söyleşi/oyununa gittim.


         Füsun Demirel, ülkemizde tabu olan konulara bir bir değindi . Nedir bunlar derseniz: Regl ( Adet Kanaması), Kızlık Zarı, Orgazm, Menopoz. Bunlara ek olarak da Tecavüz ve Kadına Şiddet.


         Oyundaki anekdotların bir kısmı kendi hayatından, bir kısmı ise Dario Fo ve eşi France Rame
'in hayatından. Dario Fo'nun pek çok eserini Füsun Demirel çevirmiş ve aynı zamanda çok iyi de arkadaşlarmış.


          Yıllar yıllar önce Taksim Sahnnesi'nde Dario Fo'nun, Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü adlı oyununu izlemiştim. En arkadaydım ve konuşmaların bir kısmını duyamadım ( geçirdiğim kulak rahatsızlığımdan kaynaklandı). Duyduklarım ise beni büyülemişti. İlk fırsatta oyuna tekrar gittim, bu defa ön koltuklardan bilet almıştım, tüm konuşulanları duydum ve tek kelimeyle oyundan büyülenerek çıkmıştım. Oyuncular ve oyunculuk çok iyiydi ama ben yazarı merak etmiştim. Eve gelir gelmez de araştırmıştım. İşte o gün bugündür içinde Dario Fo geçiyorsa o oyuna mutlaka giderim.
 
Füsun Demirel'i ve oyunculuğunu çok severim. Ama ne yazık ki bu oyundaki ( oyun kısmı hariç) performansını pek beğenmedim. Akıcı değil duraklayarak konuştuğu için bir süre sonra konular can alıcı da olsa sıkıcı hale geldi. Hatta bazı seyirciler oyuncunun gözü önünde salonu terk ettiler. Ben de o giden seyirciler kadar oyundan sıkılsam da oyuncuya ayıp olmasın diye oyunu sonuna kadar izledim.
 
 


        Oyunun son kısmında tecavüz ve şiddet konusu işleniyordu. Dario Fo'nun eşi de tecavüze ve şiddete maruz kalmış. O'nun yaşadıklarıyla oyun sona eriyordu. Oyunun etkileyici kısımlarında biri de buydu.

         Sosyal farkındalık yaratıyor diye oyunu beğendim. Ama dediğim gibi akıcı değil hatta çoğunlukla sıkıcıydı.

        

20 Şubat 2017 Pazartesi

Saadet Hanım


        Geçen hafta çarşamba günü Kadıköy Haldun Taner'e gittim. "Tiyatro biletim var",  diye gişede ki görevliye söyledim. Sonra ne oldu dersiniz? Biletim bulunamadı. Ben şaşkın şaşkın mailimi açıp kontrol edeyim dedim. Aaaaa o da ne meğer benim biletim çarşamba değil cumartesi günüymüş.

          Ben de bu krizi fırsata çevirip,  hemen mağazaları dolaşıp düğün için kıyafet baktım (1 nisanda kardeşimin düğünü var da). Vitrinde vurulduğum bir elbiseyi üzerime giyip, parasını ödeyip çıktım mağazadan. Hayatımın en hızlı alışverişi oldu.


         Bu durumda tabi cumartesi yeniden Haldun Taner'deydim. Gişedeki görevliye "bu defa doğru emin olabilirsiniz" dedim. Nitekim doğruydu da. Gelelim oyunumuza...


     Saadet Hanım adlı oyunu izledim. Oyunumuzun kahramanı benim meslektaşım. Tek farkımız kendisi ilkokul öğretmeni bense lise. Saadet Hanım'ı Nilgün Kasapbaşoğlu canlandırıyordu. Oyunda tüm oyucuları beğendim. Olay bankada geçiyordu. Sonrasında bankaya soyguncular/eylemciler geliyor ve oyunun seyri değişiyor. Derken soygunculardan biri bizim Saadet Hanım'ın oğlu çıkıyor. Dışarda polisler, içerde eylemciler pazarlık başlıyor. Saadet Hanım'a göre bunların hepsi eğitim sisteminden kaynaklanıyor. Eğitim sistemi bozuk olduğu için herkes sorunlu  ( bu kısma kesinlikle katılıyorum, herkes kısmı hariç). Daha eylemciler amacına ulaşamadan bizim Saadet Hanım oğlunu eylemci diğer kızla evlendiriyor. Yani oyunda o kadar çok şey işlenmiş ki, karman çorman bir şey olmuş. Seyirciler çok güldü, hatta ayakta alkışladı. Bense sıkıntıdan patladım.


    Oyunun vermek istediği ana mesaj, senlik benlik olmasın herkes birbiriyle bütünleşsindi. Mesaj çok güzeldi. Ama oyunda o kadar çok konu ve sahne,  gereksiz yere olduğu ve uzatıldığı  için oyunun son sahnesine kadar asıl mesajı anlamıyorsunuz. Şahsen ben anlamadım yani. Kısacası oyunu beğenmedim. Fakat seyircilerin çok memnun ayrıldığını da ekleyeyim. Karar sizin.


       Oyun iki perde ve bir saat 40 dakika sürüyor.

16 Şubat 2017 Perşembe

Martı


     Geçen hafta Üsküdar Musahipzade Sahnesi'nde Martı oyununu izledim. Oyunun yazarı Anton Çehov, çeviren Behçet Necatigil, yönetmeni Yıldırım Fikret Urağ'dı.


         Oyuncu kadrosu oldukça kalabalıktı. Oyunun dekoruna bayıldım: Muhteşem bir göl manzarası kullanılmıştı. Dekor için çok ciddi çalışılmıştı.


        Oyuncuların hepsinin performansı çok iyiydi. Özellikle Jülide Kural ve Pelin Abay'ı çok beğendim. Oyun,  150 dakika ve iki perde.


        Göl kıyısı ve bu kıyıdaki ev o kadar güzel verilmişti ki çok imrendim. Öyle bir yerde yaşamak isterdim.


        Oyunun konusu kısaca şöyle: "Sorin Çiftliği’nde bir akşamüstü… Çiftliğin hemen yanı başındaki gölün kıyısında hazırlanmış sahnede genç yazar Treplev’in oyunu oynanacaktır. Annesi ünlü aktrist Arkadina ,Sevgilisi başarılı yazar Trigorin ve ev halkı gösteriyi izlemek için toplanmışlardır. Oyunda Treplev’in aşık olduğu Nina oynayacaktır. Treplev’in hayali sanatta yeni biçimler bulmak,Nina’nın hayali ise ünlü bir aktrist olmaktır. Büyük umutlarla başlayan oyun annesinin yüzünden yarıda kesilince Treplev ve Nina başta olmak üzere hayatları savrulmaya başlayacaktır. Moskova’dan uzak bir çiftlikte bir araya gelen Aristokrat ailenin, çöküş içinde olan ve yeni değişimlere ayak uyduramayan bireylerinin taşrada geçen dramatik öyküsü." ( Şehir tiyatrolarnın tanıtım bülteninden kopyalayıp yapıştırdım.)





8 Şubat 2017 Çarşamba

Yangın Yerinde Orkideler


             Kadıköy Haldun Taner aboneliğim devam ediyor. Her çarşamba olduğu gibi bu çarşamba da tiyatrodaydım. Oyun öncesi güzel bir Kadıköy turu yaptım. Doyamıyorum Kadıköy gezmelerine her gün gitsem sıkılmam diye düşünüyorum.


       
       Bugün gittiğim oyunun adı Yangın Yerinde Orkideler'di. Oyunun yazarı Mehmet Baydur'du. Yazarın hayat hikayesini okuduğumda elli yaşında öldüğünü gördüm. Yazık,  çok kısa yaşamış ve bu kısacık ömrüne pek çok eser sığdırmış. Oyunun yönetmeni ise Hülya Karakaş'mış.



         Oyuncu kadrosu çok kalabalık değildi. Toplam altı oyuncu vardı. Oyunculuk olarak en çok Nuri karakterini beğendim. Nuri'yi canlandıran kişi ise Can Ertuğrul'muş. Diğer oyuncuları ne yalan söyleyeyim pek beğenmedim.


           Tabi ki bir tiyatro eleştirmeni değilim, bu alanda eğitim de almış değilim. Sade bir izleyici olarak ben bu oyunu beğenmedim. Beğendiğim iki şey var biri dekoru bir diğeri ise Nuri karakteri. Diğerlerini inandırıcı bulmadığım gibi oyunun konusundan da son derece sıkıldım. Ayrıca müzikleri de beğenmedim. Hatta bir an önce bitse de gitsem, diye düşündüm.


         Oyun bir saat otuz dakika ve iki perde. Anladığım kadarıyla oyun çok sevildiği için özel tiyatrolarda ve devlet tiyatrolarında da oynamış. Bugünkü oyunda da seyircinin pek çoğu ayakta alkışladı. Belki bana hitap etmemiştir diye düşünerek ve tiyatro aşkına gidin derim.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Karıncalar- Bir Savaş Vardı


           Bugün Kadıköy Haldun Taner'deydim. Her gittiğimde iyi ki tiyatro var, iyi ki sanat var, diyorum.


          Karıncalar oyunu, tek kişilik dev bir oyun. Yazarı, benim çok sevdiğim yazarlardan biri olan Amerikalı John Steinbeck. O'nun,  Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga adlı romanlarını büyük bir zevkle okumuş,  Fareler ve İnsanlar kitabının etkisinden çok uzun süre kurtulamamıştım.



     John Steinbeck bu oyunu Boris Vian'la birlikte yazmış. Oyunun yönetmeni, Ergun Üğlü, oyuncusu ise Mert Turak. Mert Turak'ı,  muhteşem performansından dolayı kutluyorum. Ben ağlamasam da oyunda kendini tutamayan pek çok seyirci oldu.


       Oyun tam bir savaş karşıtlığını işliyor. Zaten savaşlar, ( savunma olmadığı sürece)  kesinlikle karşı olunması gereken bir durum bence. Oyunun en acı sahnesi,  askerin mayına bastığı sahne oldu. Tam savaştan kaçmaya karar verdiği sırada bir mayına basıyor, böylece kendi kendisinin esiri oluyor. Orada sevgilisine söylediği söz beni çok etkiledi. " Burada ne kadar kalırım bilmiyorum Jacklin, bildiğim bir şey varsa, artık ben, seni bekliyorum." Ayağını mayından kaldırmadan saatlerce hatta sanırım günlerce kalıyor.



        Mayına bastığı yerde bir de karınca yuvası vardır. Zavallı asker bir yandan mayın bir yandan da karıncalarla mücadele halindedir.


         Oyuna yönelik tek eleştirim savaş sahnelerinde yüksek sesten dolayı kaçırdığım pek çok replik oldu. Ama şunu da söylemeden edemeyeceğim o sahnelerde sesin duyulmaması savaş sahnesini daha gerçekçi hale getirdi.

     

       Oyun muhteşem, ışık muhteşem, konu muhteşem, oyuncu muhteşem. Kaçırmayın bu oyunu derim.

27 Ocak 2017 Cuma

Şekerpare

         Son zamanlarda Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi'nin abonesi olmuş durumdayım. Bu gidişle aboneliğimin uzun süreceğini düşünüyorum.

          Bu hafta gittiğim oyun Şekerpare oyunuydu. Şekerpare filmi, hepimizin konusunu çok iyi bildiği, beyazperde Şener Şen ve İlyas Salman'ı bir araya getiren, senaryosunu Yavuz Turgul'un yazdığı Atıf Yılmaz'ın yönettiği bir komediydi ( bugün olsa yine keyifle izlerim).

      

       Gelelim oyunumuza; Şekerpare oyununu hem yöneten, hem uyarlayan hem de Ziver karakterini canlandıran kişi Engin Alkan, muhteşem performansıyla sizi koltuğunuza yapıştırabilir, oyun bittiğinde de ayakta alkışlatabilir, benden söylemesi ( tecrübeyle sabit). Şunu çok rahat söyleyebilirim ki filmi güzel mi, güzel ama oyunu, inanın bana filminden çok daha güzel. Çok büyük bir keyifle izledim. Arayla birlikte toplam üç saatin nasıl geçtiğini bile anlamadım.


        Cumali karakterini Uğur Dilbaz canlandırıyor. Gözünüzü kapattığınızda Cumali'yi yine İlyas Salman canlandırıyor zannedebilirsiniz. Çünkü sesleri birbirine birebir benziyor.


      Ben oyunda Hurşit karakterini canlandıran Aybar Taştekin'i de en az Engin Alkan kadar başarılı buldum. Muhteşem bir performans sergiledi.


    Oyun, müzikal. Ben genelde müzikalleri pek başarılı bulmazdım. Ama bu oyunda başarılı buldum. Sanatçıların sesleri de performansları da çok iyiydi. Dekor, kostümler ve ışık da çok iyiydi. Başta Engin Alkan olmak üzere emeği geçen tüm oyunculara ve herkese teşekkür ediyorum; bana harika bir üç saat yaşattılar.



     Naçizane tavsiyem, bu iğrenç Türkiye gündeminde gülmek ve kahkaha atmak istiyorsanız, yani biraz nefes almak istiyorsanız, bu oyuna mutlaka gitmelisiniz. İyi ki sanat var, iyi ki tiyatro var...


19 Ocak 2017 Perşembe

Son


         Dün akşam Üsküdar Müsahipzade'deydim. Son oyununu izledim. Muhteşem bir oyundu. Tam bir Distopya. Tüylerim diken diken izledim. Hatta bir kez daha izlemeye karar verdim.



         Oyunun yazarı ve yönetmeni Özgür Kaymak. Buradan kendisine teşekkür ediyorum. Hakikaten muhteşem bir oyundu. Sözler çok etkileyici ve düşündürücüydü ( kaçırdığım sözler vardır diye tekrar izlemek istiyorum). Dekor, kostümler ve ışık harikaydı. Oyucuların isimleri yoktu; bankacı, sarhoş, çiçekçi, şanslı, kaçak...olarak adlandırılmıştı. Oyunu izledikçe neden bir isimleri olmadığını anlıyorsunuz. Çünkü bu kişilerin sadece isimleri değil, tarihleri de yok hatta kendi hayatlarına dair bir fikirleri de yok. Bir çoğu okuma yazma dahi bilmiyor.



         Dönem teknolojinin çok ileri olduğu bir dönem. İnsanlara verilen yemeklere bir şeyler katılıyor böylece herkes her şeyi unutmaya başlıyor. Her yerde alıcılar var böylece insanlar sürekli olarak kontrol ediliyor. Ama içlerinden bazıları bu alıcıların olmadığı bir yerde, kağıtların ve dosyaların arasında hem kendileri hem de yaşadıkları dünya hakkında bilgi almaya çalışıyorlar. Sistemin koruyucuları da ezbere söyledikleri sözlerden başka bir şey bilmiyorlar. Koruyucuların da isimleri yok sadece numaraları var No1, No2 ve No3 gibi. Onların da en büyük korkusu yasak olan herhangi bir şeyi yapmak. Adeta bir kukla gibi ne söyleniyorsa sadece onu yapıyor ve onu düşünüyorlar.


        Oyunda ki bir söz beni çok etkiledi. Tam olarak söyleyemeyeceğim ama hatırladığım kadarıyla şöyleydi; "Sen ben yok, biz varız, hepimiz eşitiz, ayrı anne-babalardan doğsakta hepimiz aynıyız. O yüzde sizlerin bir şey yapmasına gerek yok biz yaparız, hatta sizin düşünmenize de gerek yok, sizin yerinize biz düşünürüz. Siz hiç zahmet etmeyin. Hepimiz bu dünyada tek renk olabiliriz."


       Bireysel farklılığı, toplumsal farklılığı hiçe sayan herkesi aynılaştıran tek renk olmayı ve insanları tek bir düşünce etrafında toplamayı, farklı düşüncelere, farklı yaşantılara tahammülü olmayan bir sistem yaratılmış. İnsanları daha iyi yönetebilmek için de yemeklerine katkı maddeleri ekliyor ve insanları adeta sersemletiyorlar, böylece insanların kendilerine itaat etmesini sağlıyorlar.

     Beni büyüleyen bir oyun, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Sizlere de sadece tavsiye değil, ısrar ediyorum; bu oyunu mutlaka izleyin ve izlettirin.

11 Ocak 2017 Çarşamba

Komik-i Şehir Naşit Bey


         Yaklaşık 20 gün önce bu oyuna bilet almıştım. Bugün gidip gitmemek konusunda kararsız kaldım ve sonunda kafam dağılsın diye gitmeye karar verdim. İyi ki gitmişim. Oyun Kadıköy Haldun Taner'de oynuyordu ( bu arada Kadıköy'ü de çok özlemişim ).



         Oyunun yazarı Gökhan Erarslan, yönetmeni Ali Yaylı, oyuncu kadrosu ise oldukça kalabalık. Oyunun konusu ise Naşit Özcan'ın hayatı. Kendisi bir tuluat sanatçısı, Selim ve Adile Naşit kardeşlerin babası, Türk Tiyatrosunun da duayen isimlerinden bir tanesi. Oyunda torunu Naşit Özcan'da  (Selim Naşit'in oğlu ) vardı. Ne mutlu O'na, dedesinin hayatının anlatıldığı bir oyunda rol aldı.


         Oyun Türk tiyatrosu hakkında bilgi verirken aynı zamanda yaygınlaşan sinema karşısında tuluat sanatının nasıl geri planda kaldığını da anlatıyor. Bir tuluat sanatçısı olan Naşit Özcan'da parlak bir kariyerden kimsenin önemsemediği ve izlemek istemediği bir sanatçı durumuna düşüyor ( herhalde bu durum, her sanatçının kabusudur). En sonunda da akıl hastanesine yatıyor. Hastanedeki arkadaşı ise Neyzen Tevfik'tir ( valla kıskandım Naşit Özcan'ı ).


        Bu arada nedir bu tuluat tiyatrosu diye merak ettim ve ufak çaplı bir araştırma yaptım: Yazılı bir metni olmayan tamamen doğaçlama olarak oynanan ve orta oyunundan etkilenen bir sanatmış. Oyunda da bol bol bu sahneler vardı, bir de benim çok sevdiğim Kanto vardı. Naşit Özcan'ın en bilinen karakteri ise İbiş'ti. Oyun içinde sık sık İbiş karakterini izledik.


      Oyunda Naşit karakterini üç ayrı kişi canlandırıyor; gençliği, yetişkinliği ve yaşlılığı olarak. Üçü de birbirinden güzel oynadı. Sahne dekoru ve kostümler gerçekten güzeldi. Hem eğlenceli hem de hüzünlendiren bir oyun. Bence mutlaka izlenmeli.

     Naşit Özcan'ın torunu da oyunda oynuyor demiştim. Kimdi bu kişi diye merak edenler için işte fotoğrafı.


    Şehir tiyatrolarına buradan teşekkür ediyorum, hakikaten güzel bir oyundu.

25 Aralık 2016 Pazar

Geç Kalanlar


            Cumartesi günlerini çok seviyorum. Hele bir de tiyatro izleyeceksem daha çok seviyorum. Dün biraz erken gittim Üsküdar'a. Arkadaşımla kahve içtikten sonra biraz boğazı seyredelim dedik. Ne muhteşem bir görüntü ( şimdi aklıma geldi neden fotoğraf çekmedim ki). Her havada ayrı güzel bu boğazın görüntüsü. Dünün yağmurlu ve kasvetli havasında da çok ama çok güzeldi. Soğuğu iliklerime kadar hissettikten sonra, tiyatroya doğru yürümeye başladım. Bu yürüyüş sayesinde Üsküdar'ın yokuşlarında yeniden ısınmış oldum.

        Dün Geç Kalanlar oyununu izledim. Tiyatroda bir tane bile boş koltuk yoktu. Oyun başladığında da anladım neden boş koltuk olmadığını. Tahmin ettiğiniz gibi oyun çok etkileyiciydi.


       Oyunun yazarı Pervin Ünalp'miş ( kendisini tebrik ediyorum), yönetmeni Nihat Alpteki, oyuncuları ise: Elçin Atamgüç, Zafer Kırşan, Defne Gürmen, ve Vildan Gürelman.

        Oyuncuların hepsi muhteşem bir performans sergilediler. Hatta o kadar muhteşemdi ki oyunun sonunda boğazımda bir yumruk, gözlerim dolu dolu çıktım salondan. İnsan tiyatroda ağlar mı yahu? Uyarmadın demeyin, bu oyunda ağlayabilirsiniz.


      Oyunun metni kitap olsa altını çizeceğim not alacağım pek çok cümleyle doluydu. Hayata dair pek çok ders içeriyordu. Kadın erkek ilişkilerine dair çok güzel sorgulamalar vardı. En önemlisi kırgınlıklarla geçirdiğimiz bir dolu zamanımızı nasıl boşa harcadığımızı anlatıyordu oyun, tabi ki özür dilemenin ve affetmenin de öneminden bahsediyordu. Çoğumuzun söylemekte zorlandığı "seni seviyorum" sözünün önemini kafanıza vura vura gösterirken gözleriniz dolu dolu oluyordu.


       Bence bu oyunu herkes izlemeli. Ders alınacak çok fazla şey var. Hatta GEÇ KALMADAN izlenmeli. Buradan hemen oyunun ismine de gönderme yapmış olayım. Hayatta bazı şeylere geç kalındı mı hiçbir anlam ifade etmiyor. İşte oyunun asıl vermek istediği mesaj bu. Geç kalmadan özür dileyin, geç kalmadan affedin, geç kalmadan seni seviyorum deyin.

       Buradan şehir tiyatrolarına teşekkür etmek istiyorum. İzlediğim iki oyunda da ( Cyrano de Bergerac) mest olarak çıktım. İyi ki tiyatro var. İyi ki sanat var. Teşekkürler...

       

4 Aralık 2016 Pazar

Cyrano De Bergerac

        Bu yıl tiyatro sezonumu çok ama çok güzel bir oyunla açtım. Dün akşam Ümraniye Sahnesi'nde Edmond Rostand'ın yazmış olduğu Cyrano de Bergerac oyununu izledim. Yazar bu eserinde 17.yüzyılda yaşayan şair ve silahşör Bergerac'ın gerçek yaşamını kaleme almış. Yıllar yıllar önce filmini izlemiştim ve yine çok beğenmiştim.


        Oyun oldukça uzun; 2 saat 30dakika sürüyor ve iki perde. Ama konu iyi olduğu için seyirci sıkılmadan izleyebiliyor. Benim oyunda tek rahatsız olduğum şey zaman zaman müzik ve konuşmalar ya da şarkı ve konuşmalar aynı anda olduğu için oyuncuların konuşmalarını duyamadım. Bence bu duruma bir çözüm getirmeleri gerekiyor.



      Son olarak Cyrano'yu canlandıran kişiyi çok beğendim. Oyunun neredeyse tüm replikleri onundu ve çok iyiydi.

       Oyun güzel ve gerçekten izlenmeye değer. Sevgiler...

14 Şubat 2016 Pazar

Arturo Ui'nin Önelenebilir Tırmanışı

     
             Cuma akşamı Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde harika bir oyun izledim. Tiyatro Adam'ın oynadığı bu oyunu Bertolt Brecht yazmış, çeviren Yücel Erten, yöneten Ümit Aydoğdu, müzik Oktay Köseoğlu, oynayanlar ise; Aşkın Şenol, Ayça Koyunoğlu, Berk Yaygın, Çetin Kaya, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ ve Neslihan Arslan.


           Bertolt Brecht bu oyunda Hitler'in iktidara yürüyüşünü anlatırken bir yandan da ünlü Chicago'lo gangster Al Capone'nin de öyküsünü anlatır. Böylece iki konuyu birleştirerek bir oyun yazmış. Oyunda kendi çıkarları için iktidar ve sermaye sahiplerinin yasaları nasıl çiğnediği, söz konusu çıkarları olduğunda hemen nasıl işbirliği yaptıkları sahnelenirken bir yandan da bu durumun baskı rejimine nasıl dönüştüğü da anlatılır.


        Oyunculuk, sahne tasarımı, ışık ve müzikler dört dörtlüktü, oyundan adeta büyülenerek çıktım. Her oyuncu rolünün gereğini sonuna kadar vermiş. Hepsini ayrı ayrı tebrik ediyorum. Oyun 2014 yılında Afife Jale Tiyatro ödüllerinde dört dalda ödül almış; En iyi prodüksiyon, en iyi yönetmen, en başarılı sahne müziği ve en başarılı sahne tasarımcısı. Yine 2014 yılında Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödüllerinden Anadolu Efes özel ödülünü almış. 2014 yılında Lions Tiyatro ödüllerinden; yılın en başarılı prodüksiyonu ödülünü almış. 2014 Direklerarası Seyirci Ödülünden yılın en iyi canlandırma ödülünü almış. Son olarak 2014 yılının Savaş Dinçel Tiyatro Ödüllerinden yılın en başarılı yönetmeni ödülünü almış. Saydım tam sekiz tane ödül almış. Ama sonuna kadar da hak etmiş. Çok çok başarılı bir oyundu.

         Tiyatro Adam'ın kendi anlatımını da buraya eklemek istiyorum. Tiyatro seviyorsanız eğer bu oyunu kaçırmamanızı tavsiye ederim.

          "Oyunda, Bertolt Brecht’in sözleriyle bir öykü anlatılıyor, tiyatro sanatının yaratıcı sahnesinden. Öykü Arturo Ui’nin dillere destan yükselişini anlatır. Peki kimdir bu Arturo Ui? Bir gangster mi, bir kahraman mı? Yükselmek için her yolu deneyen bir politikacı mı? Her yaptığı yanına ve cebine kar kalan bir işadamı mı? Yoksa yalnızca bir maceracı mı? Ne fark eder? Çünkü Arturo Ui bir kişi değil. O yalnızca bir çerçeve. Büyük ve küçük çıkarların yan yana gelmesiyle oluşan bir resim çerçevesi. Çerçevenin içindeki resimler değişebilir, değişti de. Dün değişti bugün değişiyor ve yarın da değişecek. Tıpkı insanlık tarihi boyunca dünyanın başına bela olan pek çok resim gibi. Hitler mesela; kim diyebilir ki ya da hanginiz diyebilirsiniz ki Hitler olmasaydı onca yıkım, kıyım olmazdı. Emin olun o olmasaydı da o çerçeve boş kalmazdı. İşte bu yüzden;”Kişilerin yoktur bir önemi, çerçevelerdir var eden o dönemi.” Alın işte yan yana koyduk iki hikayeyi..."

       

18 Ocak 2016 Pazartesi

İstanbul'un Nazım Planı / Sunay Akın ile Nazım Hikmet Anması

            15 Ocak Nazım Hikmet'in doğum günü olduğu için,  Maltepe Belediyesi Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde çeşitli etkinlikler düzenledi. Bunlardan biri de Sunay Akın'ın Nazım Hikmet sunumuydu. Hem Sunay Akın hem de Nazım Hikmet olunca koşa koşa gittim tabi. İyi ki gitmişim, keşke bir daha olsa diyerek de geri geldim. Tadı damağımda kaldı, hatta doyamadım. Sunay Akın espri yaptı: " Nazım bir saatte anlatılmaz sabaha kadar buradayız" dedi. Hakikaten sabaha kadar orada kalmayı ve Sunay Akın'ı izlemeyi isterdim.


        Sunay Akın'ın en önemli özelliklerinden biri ( bana göre tabi) detayların peşinde koşmasıdır. Biz bir şiirin neler anlattığıyla ilgilenirken , O şiirlerin dizelerinde geçen kelimelerin,  sırlarının peşinden koşar. Örneğin Nazım'ın bir şiirinin dizesinde geçen;  "Uludağ gazozlarında ki Uludağ manzarasını" bulabilmek için araştırır durur. Sunay Akın benim için gerçek bir şair gerçek bir şiir sevdalısıdır, sırf bu ayrıntıların peşinde koştuğu için.

       
           Sunum Nazım Hikmet'in dedesi Karl Detroit'in hayat hikayesiyle başladı ve Nazım Hikmet'in ölümüyle de bitti. Kurduğum cümlenin basitliğine bakmayın. Bir saat boyunca doldu dolu bir Nazım dinledik. Çocuk Nazım, ergen Nazım, yetişkin Nazım, vatan haini (!) Nazım, vatan hasreti çeken Nazım, sevgili Nazım, koca Nazım, baba Nazım ve evlat Nazım, hasta Nazım, şair Nazım....kısacası insan Nazım. Resmen büyülenerek çıktım. Dedim ya doyamadım, yetmedi.

          Buradan Maltepe Belediyesi'ne ve Sunay Akın'a teşekkür etmek istiyorum. Muhteşem bir akşam, muhteşem bir, bir saat geçirdim.

          İYİ Kİ DOĞDUN NAZIM!