Bu yıl Dünya Felsefe Günü'nün etkinlik konusu "Bilim Felsefesi ve Yapay Zeka". Bir yandan öğrencilere duyuruyorum bir yandan da bu konuyla ilgili yazıları okuyup filmleri izliyorum.
Evrim filmini de öğrencilerimden birinin ( sevgili Öyküm'ün) tavsiyesiyle izledim. Öğretmenlik böyle bir şey işte; öğrettiğin kadar öğrencilerinden de öğrenirsin...
Film 2014 yapımı bir bilim kurgu. Konusu ise yapay zeka. Gerilim filmi olmasına rağmen filmi izlerken gerilmekten çok korktum. Çünkü anlatılanlar çok rahat gerçekleşebilir gibi geldi bana.
Film; bir bilim adamı ve eşinin yapay zeka üzerine çalışmalarıyla başlıyor. Bu çalışmalardan rahatsız olan bir grup insan vardır ( ben önce bunları bir terör grubu zannettim ama filmin sonunda işin rengi çok değişti ). Bu insanlar bilim adamına suikast düzenler ve onu zehirli bir mermiyle vururlar. Mermi sıyırmıştır ama ne yazık ki zehir vücuduna karışmıştır. Bir kaç haftalık bir ömrü kalmıştır. İşte olaylar bundan sonra farklı bir boyut alır.
Bilim adamının beynini bilgisayara yüklerler. Artık yapay zeka bizim bilim adamımızın zekasıdır. Bilim adamı öldükten sonra karısı bu zekayla internet üzerinden bağlantıya geçer. Yapay zekanın dediği her şeyi uygulamaya başlar. Karısı haricinde diğerleri bu zekanın bilim adamına mı yoksa başka bir şeye mi ait olduğunu bilemezler. Karısı ise filmin sonuna kadar yüzde yüz emindir, yapay zeka kocasıdır. Derken kocası ölen, yaralanan ne kadar kişi varsa kendi yazılımını bu kişilere yükler ve adeta kendine bir ordu kurmaya başlar. Karısının ilk rahatsızlığı ve güvensizliği ise bu dönemde başlar. Bilim adamımız bir yandan bilgisayarda insan dokusu ve organları oluşturmaktadır ( önce burada ne yapmaya çalıştığını anlamadım). Filmin sonunda yapay zeka olan bilim adamımız insan doku ve organlarıyla kendi vücudunu bilgisayarda oluşturur ve adeta yeniden canlanır ( bu sahneleri izlerken tüylerim diken diken oldu).
Polis teşkilatı ve benim terör örgütü zannettiğim kişiler bu sistemi ve bilim adamını ortadan kaldırmaya çalışırlar. Bu süreçte karısından destek almaya çalışırlar. Ne yazık ki karısı filmin sonuna kadar gerçeğin farkında değildir ve kocası hızla bütün dünyaya hakim olmaya başlamıştır. Filmin sonunda bütün dünyanın elektriği kesilerek son nokta koyulmuş oluyor.
Filmin konusu ağır ilerlediği için arada sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Ama genel anlamda film güzeldi ve izlenmeye değerdi.
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ekim 2017 Cumartesi
8 Ekim 2017 Pazar
12 Öfkeli Adam
Kendime düzenlediğim film festivalinde izlediğim üçüncü film 12 Öfkeli Adam'dı. 1957 yılı ABD yapımı, siyah beyaz bir film. Siyah beyaz olması ayrıca hoşuma gitti.
Aslında bir tiyatro oyunuymuş, sonradan sinemaya uyarlanmış. Sidney Lumet'in yönetmenliğini yaptığı filmin yazarı ve senaristi, Reginald Rose'muş. Başrolünde Henry Fonda var.
Filmin konusuna gelirsek; filmimiz, babasını öldürdüğü düşünülen küçük bir çocuğun yargılanmasıyla başlar. Çocuk göçmendir ( tam nereli olduğunu anlayamadım, bazı internet sitelerinde Latin Amerikalı olduğu söyleniyor), bütün deliller ise aleyhinedir. 12 jüri sanığın suçlu olduğu konusunda oy birliği içinde olursa çocuk idama mahkum edilecektir. Jüriye görüşmeleri için zaman tanınır ve onları, konuşacakları bir odaya kapatırlar.
Filmin bundan sonraki kısmı o odada geçmektedir. Yapılan oylamada bir kişi hariç herkes çocuğun suçlu olduğunu düşünmektedir. Davis ( Henry Fonda) aslında çocuğun suçuz olduğunu da bilmediğini söyler. Israrla söylediği tek şey delillerin yeterli olmadığıdır. Gerçekten de savunma üstüne düşen görevi tam anlamıyla yapmamıştır.
Sonrasında gerçekleşen tartışmalarda jüri üyelerinin bu kararının altında kendi kişisel görüş ve önyargılarının olduğu anlaşılır. Mesela içlerinden biri, göçmenlerden nefret etmektedir, bir diğeri göçmenleri aciz kendilerini ise üstün görür, bir diğeri de kendi çocuğuyla kuramadığı ilişkiden dolayı hep oğulları suçlamaktadır, babalar hep suçsuzdur. Bazı jüri üyelerinde ise sürü psikolojisi vardır; çoğunluk suçlu dediği için çocuğu suçlu bulmuştur.
Yapılan tartışmalar sonucunda çocuğun suçsuz olduğunu düşünen jüri üyelerinin sayısı artmış ve son oylamada ise 12 jürinin 12'si de "suçsuz" demiştir.
Filmde müthiş bir sorgulama var. Felsefe öğretmeni olduğum için en çok bu sorgulamaları sevdim.
Bu yıl İstanbul Şehir Tiyatroları'nda da bu oyun sahneleniyormuş. Fırsat bulursam mutlaka gidip izleyeceğim.
Aslında bir tiyatro oyunuymuş, sonradan sinemaya uyarlanmış. Sidney Lumet'in yönetmenliğini yaptığı filmin yazarı ve senaristi, Reginald Rose'muş. Başrolünde Henry Fonda var.
Filmin konusuna gelirsek; filmimiz, babasını öldürdüğü düşünülen küçük bir çocuğun yargılanmasıyla başlar. Çocuk göçmendir ( tam nereli olduğunu anlayamadım, bazı internet sitelerinde Latin Amerikalı olduğu söyleniyor), bütün deliller ise aleyhinedir. 12 jüri sanığın suçlu olduğu konusunda oy birliği içinde olursa çocuk idama mahkum edilecektir. Jüriye görüşmeleri için zaman tanınır ve onları, konuşacakları bir odaya kapatırlar.
Filmin bundan sonraki kısmı o odada geçmektedir. Yapılan oylamada bir kişi hariç herkes çocuğun suçlu olduğunu düşünmektedir. Davis ( Henry Fonda) aslında çocuğun suçuz olduğunu da bilmediğini söyler. Israrla söylediği tek şey delillerin yeterli olmadığıdır. Gerçekten de savunma üstüne düşen görevi tam anlamıyla yapmamıştır.
Sonrasında gerçekleşen tartışmalarda jüri üyelerinin bu kararının altında kendi kişisel görüş ve önyargılarının olduğu anlaşılır. Mesela içlerinden biri, göçmenlerden nefret etmektedir, bir diğeri göçmenleri aciz kendilerini ise üstün görür, bir diğeri de kendi çocuğuyla kuramadığı ilişkiden dolayı hep oğulları suçlamaktadır, babalar hep suçsuzdur. Bazı jüri üyelerinde ise sürü psikolojisi vardır; çoğunluk suçlu dediği için çocuğu suçlu bulmuştur.
Yapılan tartışmalar sonucunda çocuğun suçsuz olduğunu düşünen jüri üyelerinin sayısı artmış ve son oylamada ise 12 jürinin 12'si de "suçsuz" demiştir.
Filmde müthiş bir sorgulama var. Felsefe öğretmeni olduğum için en çok bu sorgulamaları sevdim.
Bu yıl İstanbul Şehir Tiyatroları'nda da bu oyun sahneleniyormuş. Fırsat bulursam mutlaka gidip izleyeceğim.
6 Ekim 2017 Cuma
Amelie
Kendime düzenlediğim film festivalinde izlediğim filmlerden biri de Amelie oldu. İnsanda çok hoş duygular uyandıran romantik komedi tarzında bir film. Hani canınız sıtkınsa, kafanız bozuksa izleyeceğiniz türden. Bana çok ama çok iyi geldi.
Film 2001 Fransız yapımı. Fransızlarla dalga geçen, aşkı eğlenceli bir şekilde yansıtan bir film. Audrey Taotou'nun başrolünü oynadığı, yönetmenliğini Jean Pierre Jeunet'in yaptığı, filmin müziklerini ise Yann Tiesen bestelemiş. Müzikler harikaydı. Doğrusunu isterseniz bu filmi izlemeden önce sık sık müziklerini dinlerdim. Özellikle kitap okurken çok iyi oluyor tavsiye ederim.
Filmin konusunu ise bir sinema sitesinden kopyala yapıştır yapmak istiyorum.
Film 2001 Fransız yapımı. Fransızlarla dalga geçen, aşkı eğlenceli bir şekilde yansıtan bir film. Audrey Taotou'nun başrolünü oynadığı, yönetmenliğini Jean Pierre Jeunet'in yaptığı, filmin müziklerini ise Yann Tiesen bestelemiş. Müzikler harikaydı. Doğrusunu isterseniz bu filmi izlemeden önce sık sık müziklerini dinlerdim. Özellikle kitap okurken çok iyi oluyor tavsiye ederim.
Filmin konusunu ise bir sinema sitesinden kopyala yapıştır yapmak istiyorum.
"Paris'te garsonluk yaparak, kendine özgü bir dünyada yaşayan saf, çekingen ve masum bir kızdır Amelie. Annesinin beklenmedik ölümü, babasının soğuk tavırları ve yaşadığı travmalar sonucu, sevimli ve boş şeylerle uğraşarak kendisine eğlence yaratmaya çalışsa da aslında hayatı sıkıcı bulduğu için kendisini son derece yalnız hissetmektedir. Bu kısır döngü Amelie’nin evde bulduğu bir kutuyu ve onun aracılığıyla sahibini keşfetmesiyle birlikte bir anda bıçak gibi kesiliverir... Amelie aşık olmuştur."
Eğer siz de benim gibi bu filmi izlemediyseniz. Mutlaka izleyin. Eminim, çok seveceksiniz.
4 Ekim 2017 Çarşamba
Manifesto
Geçen hafta çarşamba günü Kadıköy'e gittim. İstanbul'un en çok sevdiğim yeri Kadıköy. Her gidişimde büyük keyif alıyorum. Tek problem tıklım tıklım dolu bir metroyla eve dönmek.
Kadıköy'e gitme nedenim; Başka Sinema'da Manşfesto filmini izlemekti. Ne yazık ki Moda Sahnesi'nde izledim, çünkü orada oynuyordu. Ne yazık ki dememin nedeni; Moda Sahnesi'nin sinema salonunu beğenmemem. Aşağıda, küçücük izbe bir salonu sinema salonu yapmışlar. Salon dolsa nefes alamam gibi geldiği için, her gittiğimde inşallah seyirci azdır duasıyla giriyorum filme. Neyse ki bu filmi de yedi kişiyle izledim.
Gelelim filme: Filmimiz İstanbul Film Festivali'nde en çok izlenen filmlerden biriymiş. Yönetmeni ve Senaristi aynı kişi; Julian Rosefeldt, başrol oyuncusu ise Cate Blanchett. Cate filmde tam on üç ayrı karakteri canlandırıyor. Ve hepsinde de muhteşem bir performans sergiliyor. Film, 2015 yılında vizyona girmiş ve Avustralya yapımıymış.
Film tam bir sanat filmi. Eğer sanat filmlerini sevmiyorsanız kesinlikle gitmeyin derim. Konusu ise tek kelimeyle sıra dışı diyebilirim: Sanatı eleştiren, tüm sanatçıları yerden yere vuran, buram buram Nihilizm kokan, anarşist bir bakış açısı taşımakla birlikte anarşizme de verip veriştiren bir film. Sanatın artık bambaşka bir kulvara girmesi gerektiğini, eski sanat eserlerini ve sanatçıları bir kenara bırakması gerektiğini söyleyen bir film.
Replikleri tam takip edebilirseniz bazı sözlerden ciddi rahatsız olabilirsiniz ( ben takip edemedim, ama ettiğim kadarıyla da "yok artık" ve "çok haklı" dediğim çok cümle oldu).
Kısaca bu film için şöyle diyebiliriz: Sanat hakkında ezber bozan ve sinema salonunda kafasında deli sorularla çıkan seyircilere neden olan film. Bence izlenmeye değer.
Kadıköy'e gitme nedenim; Başka Sinema'da Manşfesto filmini izlemekti. Ne yazık ki Moda Sahnesi'nde izledim, çünkü orada oynuyordu. Ne yazık ki dememin nedeni; Moda Sahnesi'nin sinema salonunu beğenmemem. Aşağıda, küçücük izbe bir salonu sinema salonu yapmışlar. Salon dolsa nefes alamam gibi geldiği için, her gittiğimde inşallah seyirci azdır duasıyla giriyorum filme. Neyse ki bu filmi de yedi kişiyle izledim.
Gelelim filme: Filmimiz İstanbul Film Festivali'nde en çok izlenen filmlerden biriymiş. Yönetmeni ve Senaristi aynı kişi; Julian Rosefeldt, başrol oyuncusu ise Cate Blanchett. Cate filmde tam on üç ayrı karakteri canlandırıyor. Ve hepsinde de muhteşem bir performans sergiliyor. Film, 2015 yılında vizyona girmiş ve Avustralya yapımıymış.
Film tam bir sanat filmi. Eğer sanat filmlerini sevmiyorsanız kesinlikle gitmeyin derim. Konusu ise tek kelimeyle sıra dışı diyebilirim: Sanatı eleştiren, tüm sanatçıları yerden yere vuran, buram buram Nihilizm kokan, anarşist bir bakış açısı taşımakla birlikte anarşizme de verip veriştiren bir film. Sanatın artık bambaşka bir kulvara girmesi gerektiğini, eski sanat eserlerini ve sanatçıları bir kenara bırakması gerektiğini söyleyen bir film.
Replikleri tam takip edebilirseniz bazı sözlerden ciddi rahatsız olabilirsiniz ( ben takip edemedim, ama ettiğim kadarıyla da "yok artık" ve "çok haklı" dediğim çok cümle oldu).
Kısaca bu film için şöyle diyebiliriz: Sanat hakkında ezber bozan ve sinema salonunda kafasında deli sorularla çıkan seyircilere neden olan film. Bence izlenmeye değer.
2 Ekim 2017 Pazartesi
Annemin Yarası
Bu hafta sonu hava çok kötü olunca evde kalıp kendime ufak çaplı bir film festivali düzenledim. Tabi ki bunları netten izledim. Çok da keyif aldım bu festival işini daha sık yapmaya karar verdim. Size de tavsiye ederim.
Cumartesi günü arkadaşlarımdan duyduğum fakat bir türlü izlemeye fırsat bulamadığım Annemin Yarası filmini izledim. Hem güzel hem dokunaklı hem de konusu müthiş etkileyiciydi. Siz de benim gibi izlemediyseniz mutlaka izleyin hatta izlettirin derim.
Filmde ilk dikkatimi çeken çekimler oldu. Mekanlar ve çekimler çok güzeldi. Oyunculuklar ise hakikaten harikaydı. Özellikle Ozan Güven ve Meryem Uzerli'ye bayıldım. Belçim Bilgin ve Okan Yalabık'ta iyiydi. Ama nedense diğer ikisi daha ağır bastı bende.
Filmin konusuna gelirsek eğer; Salih yetimhanede büyüyen ve ailesini aramaya çıkan bir çocuktur. Öğretmeninin verdiği adrese gider ve annesiyle tanışır. Fakat annesi onu hatırlamaz. Çünkü Salih, ülkedeki iç savaş sırasında tecavüz sonucu hamile kalan bir kadının oğludur. Annesi uzun yıllar tedavi görür ve yaşadığı her şeyi unutur, hatta bir oğlu olduğunu dahi hatırlamaz. Salih tüm bunları babaannesinden öğrenir. Tecavüz eden kişi ise Sırp komşuları Boris'tir. Babaanne torununa bu kişinin ismini söyler ve intikam almasını ister. Salih'te babasını aramaya başlar.
Ülkede o isimde pek çok kişi vardır tek tek onları bulur, kimi ölmüş kimi de tamamen felçlidir. Onları eleyerek geriye bir kaç kişi kalır. Adı Boris olan bir kişinin yanında işe girer. Onunla ilgili araştırma yapar ve o kişinin de babası olmadığını anlar. Ama bu defa yanılır. Yanında işe girdiği kişi filmin sonunda babası çıkar. Film acı bir sonla biter.
Bütün filmi anlattın nesini izleyeceğiz diyebilirsiniz? İnanın film anlattığımdan çok daha fazla şeyi içeriyor. Özellikle Salih'in annesine söylediği söz çok şey anlatıyor: " Ben annemin yarasıyım". Bir evladın söyleyebileceği en acı söz. Film de ismini buradan alıyor. Başta da söyledim yine söylüyorum: Bu filmi mutlaka izleyin.
Cumartesi günü arkadaşlarımdan duyduğum fakat bir türlü izlemeye fırsat bulamadığım Annemin Yarası filmini izledim. Hem güzel hem dokunaklı hem de konusu müthiş etkileyiciydi. Siz de benim gibi izlemediyseniz mutlaka izleyin hatta izlettirin derim.
Filmde ilk dikkatimi çeken çekimler oldu. Mekanlar ve çekimler çok güzeldi. Oyunculuklar ise hakikaten harikaydı. Özellikle Ozan Güven ve Meryem Uzerli'ye bayıldım. Belçim Bilgin ve Okan Yalabık'ta iyiydi. Ama nedense diğer ikisi daha ağır bastı bende.
Filmin konusuna gelirsek eğer; Salih yetimhanede büyüyen ve ailesini aramaya çıkan bir çocuktur. Öğretmeninin verdiği adrese gider ve annesiyle tanışır. Fakat annesi onu hatırlamaz. Çünkü Salih, ülkedeki iç savaş sırasında tecavüz sonucu hamile kalan bir kadının oğludur. Annesi uzun yıllar tedavi görür ve yaşadığı her şeyi unutur, hatta bir oğlu olduğunu dahi hatırlamaz. Salih tüm bunları babaannesinden öğrenir. Tecavüz eden kişi ise Sırp komşuları Boris'tir. Babaanne torununa bu kişinin ismini söyler ve intikam almasını ister. Salih'te babasını aramaya başlar.
Ülkede o isimde pek çok kişi vardır tek tek onları bulur, kimi ölmüş kimi de tamamen felçlidir. Onları eleyerek geriye bir kaç kişi kalır. Adı Boris olan bir kişinin yanında işe girer. Onunla ilgili araştırma yapar ve o kişinin de babası olmadığını anlar. Ama bu defa yanılır. Yanında işe girdiği kişi filmin sonunda babası çıkar. Film acı bir sonla biter.
Bütün filmi anlattın nesini izleyeceğiz diyebilirsiniz? İnanın film anlattığımdan çok daha fazla şeyi içeriyor. Özellikle Salih'in annesine söylediği söz çok şey anlatıyor: " Ben annemin yarasıyım". Bir evladın söyleyebileceği en acı söz. Film de ismini buradan alıyor. Başta da söyledim yine söylüyorum: Bu filmi mutlaka izleyin.
30 Eylül 2017 Cumartesi
Annem Hakkında Her Şey
Eylül ayında hem okulu açtım hem de kendi adıma Başka Sinema'nın perdesini açtım. Aslında tüm yaz, filmler devam etti. Ama ben, Çanakkale'ye gidince doğal olarak sezon arası vermek durumunda kaldım.
Okulun açıldığı ilk hafta çarşamba günü Kadıköy Rexx sinemasında, Pedro Almadovar'ın Annem Hakkında Her şey adlı filmini izledim. Son derece sıra dışı bir filmdi.
Film, 2000 yılının mayıs ayında vizyona girmiş. İspanya ve Fransa ortak yapımıymış. Bu filmi Almadovar kadınlara ve annelere ithaf etmiş. Filmde kadınlar ve onların hayat mücadelesi anlatılıyor.
Filmde Manuela'nın oğlu Esteban'ı bir trafik kazasında kaybetmesiyle olaylar başlar. Çocuğunun tüm organlarını bağışlar, bu dönemde de uzun bir yas sürecine girer. Oğlunun günlüğünü okurken bir yandan da yıllardır görmediği, oğlunun babasının yanına gider. Amacı oğlunun öldüğünü haber vermektir ( film ilerledikçe adamın bir oğlu olduğunu dahi bilmediğini öğreniyoruz).
Gittiği kentte eski kocasının arkadaşıyla karşılaşır. Bu kişi seks işçiliği yapan bir travestidir. Filmin en ilginç kısmını burada öğreniriz; aslında Manuela'nın eski kocası da cinsiyet değiştirmiş ve travesti olmuştur. Neyse eski kocası ( ismini hatırlamadığım için habire eski kocası demek zorunda kalıyorum) bir rahibeyle ilişki yaşamış ve onu hamile bırakmıştır. Manuela tesadüfen rahibeyle tanışır ve hamileliği boyunca O'na destek olur. Rahibe yüksek tansiyon hastasıdır bu nedenle hamileliği risk taşımaktadır. Daha da beteri Hiv virüsü taşımaktadır. Nitekim doğumdan sonra ölür ve rahibenin bebeğini Manuela alarak büyütür.
Çok kısa ve sıradan bir anlatım oldu. Emin olun film benim anlattığımdan çok daha ilgi çekiciydi. En hoşuma giden şey kadınların hepsinin hem çok güçsüz hem de çok güçlü olduklarını çok güzel anlatmış.
15 Eylül 2017 Cuma
Kaptan Fantastik
Bugün size harika bir film tavsiye edeceğim. Adı Kaptan Fantastik. Film 2016 yılında vizyona girmiş bir Rus filmi. Yönetmeni ve senaristi Matt Ross. Okuldaki İngilizce öğretmeninin tavsiyesiyle izledim. İyi ki izlemişim.
Altı çocuğunu ormanda büyüten bir babanın ve ailenin hikayesi bu. Son derece ilkel aletlerle avlanıyorlar ve yiyeceklerini avcılık ve toplayıcılıkla temin ediyorlar. Yaşadıkları yerde hiçbir teknolojik araç gereç yok. Ateşi taşlarla yakıyorlar, akşamları ateş başında kitaplar okuyorlar, avladıkları hayvanları kendileri yüzüp, kendileri pişiriyorlar. Bunların hepsini çoğunlukla çocuklar yapıyor.
Filmin konusu ABD'de geçiyor. Çocukların annesi ise hasta olduğu için şehirde bir hastanede yatmaktadır. Annenin ölümüyle birlikte çocuklar şehre gidip annelerinin cenazesine katılmak istiyorlar. İşte filmde bütün sorunlar bu noktadan sonra başlıyor.
Çocuklar ormanda yaşadıkları için okula gitmemektedir. Bu durum çocukların dedesini kızdırmakta ve babalarıyla arası açılmaktadır. Babayı polise şikayet etmekle suçlar.
Çocukların isteğiyle, baba çocuklarını da alarak şehre cenazeye gelir. Çocuklar teknolojiden bir haber yaşadıkları için insanların yaşam biçimini yadırgarlar. Aslında yadırgadıkları şeyler bizler için son derece doğal şeyler.
Filmde en çok hoşuma giden şey çocukların bilgi seviyesi oldu. Sürekli kitap okudukları için bilimsel bilgiye hakimler. İkinci hoşuma giden şey ise babanın çocuklarından hiçbir bilgiyi saklamaması oldu. Öyle ki seksle ilgili bilgileri bile son derece doğal bir şekilde açıklıyor. Takdir ettim doğrusu. Bununla birlikte tartışmaya açık olan ve eleştirdiğim, karşı çıktığım noktalar da var: Mesela çocuklarına hırsızlık yaptırması gibi.
Babanın tamamen Hippi tarzında bir yaşam biçimi var, bunu da çocuklarına aynen empoze ediyor ( aslında bütün anne ve babalar çocuklarına yaşam biçimini empoze eder). O'na göre yiyeceğe içeceğe para vermek saçma bir şey. Noel kutlamak da saçma bir şey. Bu nedenle çocuklarıyla bir bilim adamının (sanırım) doğum gününü kutlamayı tercih ediyor.
Film son derece sıra dışı ve güzel. Bu nedenle izleyin derim. Bu arada internetten bulabilirsiniz.
Altı çocuğunu ormanda büyüten bir babanın ve ailenin hikayesi bu. Son derece ilkel aletlerle avlanıyorlar ve yiyeceklerini avcılık ve toplayıcılıkla temin ediyorlar. Yaşadıkları yerde hiçbir teknolojik araç gereç yok. Ateşi taşlarla yakıyorlar, akşamları ateş başında kitaplar okuyorlar, avladıkları hayvanları kendileri yüzüp, kendileri pişiriyorlar. Bunların hepsini çoğunlukla çocuklar yapıyor.
Filmin konusu ABD'de geçiyor. Çocukların annesi ise hasta olduğu için şehirde bir hastanede yatmaktadır. Annenin ölümüyle birlikte çocuklar şehre gidip annelerinin cenazesine katılmak istiyorlar. İşte filmde bütün sorunlar bu noktadan sonra başlıyor.
Çocuklar ormanda yaşadıkları için okula gitmemektedir. Bu durum çocukların dedesini kızdırmakta ve babalarıyla arası açılmaktadır. Babayı polise şikayet etmekle suçlar.
Çocukların isteğiyle, baba çocuklarını da alarak şehre cenazeye gelir. Çocuklar teknolojiden bir haber yaşadıkları için insanların yaşam biçimini yadırgarlar. Aslında yadırgadıkları şeyler bizler için son derece doğal şeyler.
Filmde en çok hoşuma giden şey çocukların bilgi seviyesi oldu. Sürekli kitap okudukları için bilimsel bilgiye hakimler. İkinci hoşuma giden şey ise babanın çocuklarından hiçbir bilgiyi saklamaması oldu. Öyle ki seksle ilgili bilgileri bile son derece doğal bir şekilde açıklıyor. Takdir ettim doğrusu. Bununla birlikte tartışmaya açık olan ve eleştirdiğim, karşı çıktığım noktalar da var: Mesela çocuklarına hırsızlık yaptırması gibi.
Babanın tamamen Hippi tarzında bir yaşam biçimi var, bunu da çocuklarına aynen empoze ediyor ( aslında bütün anne ve babalar çocuklarına yaşam biçimini empoze eder). O'na göre yiyeceğe içeceğe para vermek saçma bir şey. Noel kutlamak da saçma bir şey. Bu nedenle çocuklarıyla bir bilim adamının (sanırım) doğum gününü kutlamayı tercih ediyor.
Film son derece sıra dışı ve güzel. Bu nedenle izleyin derim. Bu arada internetten bulabilirsiniz.
8 Eylül 2017 Cuma
Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi
Şu sıralar bol bol film izleyip, kitap okuyorum. Okulun seminer dönemlerinde her zaman yaptığım sıradan bir şey bu aslında.
Bugün anlatacağım film, 2008 yapımı fantastik bir sinema. Ben severek izledim eğer izlemediyseniz size de tavsiye ederim.
Film, F.Scott Fitzgerald'ın 1922 yazdığı bir öyküden uyarlanmış. Bence uyarlama son derece başarılı olmuş. Oyuncular da süper.
Benjamin Button dünyaya 80 yaşında ihtiyar bir bebek olarak dünyaya gelir. Babası bu durumdan çok korktuğu için O'nu bir huzurevinin basamaklarına bırakıp kaçar. Huzurevinin çalışanları evlatlık alırlar ve bakımını yaparlar.
Zaman ilerledikçe Benjamin gençleşir. Hayatının aşkıyla yetmişli yaşlarda karşılaşır. O yetmiş yaşındayken kız 5 yaşındadır. İlerleyen zamanda ikisi de orta yaşlarındayken birbirleriyle bir araya gelir ve büyük aşk yaşarlar. Ama şöyle bir sorun vardır. Benjamin sürekli gençleşirken eşi de sürekli yaşlanmaktadır. Bu arada bir de kızları olur.
Benjamin'i düşündüren asıl sorun çocuğun durumudur. Eşi iki çocuğa birden bakabilecek midir? ( çünkü kendi yaşı sürekli olarak gerilemektedir) Sonunda eşinden ayrılır ve Hindistan'a gider. Eşine de kızına iyi bir baba bulmasını söyler.
Benjamin sürekli olarak bir günlük tutmaktadır. Bu günlüğü Daisy ölüm döşeğindeyken kızına okutur. Dasiy Benjamin'in sevgilisi/eşi, kızı Caroline ise Benjamin'in kızıdır.
Benjamin'in kızı büyürken kendisi küçülür ve sonunda bir bebek olur ve hayata gözlerini yumar. Çocukluk ve bebeklik döneminde O'na bakan kişi ise sevgilisi Daisy olur.
Ben filmden müthiş etkilendim. İzleyin derim. Sevgiler...
Bugün anlatacağım film, 2008 yapımı fantastik bir sinema. Ben severek izledim eğer izlemediyseniz size de tavsiye ederim.
Film, F.Scott Fitzgerald'ın 1922 yazdığı bir öyküden uyarlanmış. Bence uyarlama son derece başarılı olmuş. Oyuncular da süper.
Benjamin Button dünyaya 80 yaşında ihtiyar bir bebek olarak dünyaya gelir. Babası bu durumdan çok korktuğu için O'nu bir huzurevinin basamaklarına bırakıp kaçar. Huzurevinin çalışanları evlatlık alırlar ve bakımını yaparlar.
Zaman ilerledikçe Benjamin gençleşir. Hayatının aşkıyla yetmişli yaşlarda karşılaşır. O yetmiş yaşındayken kız 5 yaşındadır. İlerleyen zamanda ikisi de orta yaşlarındayken birbirleriyle bir araya gelir ve büyük aşk yaşarlar. Ama şöyle bir sorun vardır. Benjamin sürekli gençleşirken eşi de sürekli yaşlanmaktadır. Bu arada bir de kızları olur.
Benjamin'i düşündüren asıl sorun çocuğun durumudur. Eşi iki çocuğa birden bakabilecek midir? ( çünkü kendi yaşı sürekli olarak gerilemektedir) Sonunda eşinden ayrılır ve Hindistan'a gider. Eşine de kızına iyi bir baba bulmasını söyler.
Benjamin sürekli olarak bir günlük tutmaktadır. Bu günlüğü Daisy ölüm döşeğindeyken kızına okutur. Dasiy Benjamin'in sevgilisi/eşi, kızı Caroline ise Benjamin'in kızıdır.
Benjamin'in kızı büyürken kendisi küçülür ve sonunda bir bebek olur ve hayata gözlerini yumar. Çocukluk ve bebeklik döneminde O'na bakan kişi ise sevgilisi Daisy olur.
Ben filmden müthiş etkilendim. İzleyin derim. Sevgiler...
6 Eylül 2017 Çarşamba
Minimalizm
Bu belgeseli, arkadaşım Sibel'in tavsiyesiyle izledim. Çok yavaş ilerleyen hatta izlerken zaman zaman sıkıldığım bir film oldu. Film sıkıcı olsa da verdiği mesaj aslında güzeldi.
Nedir bu mesaj? İnsanları tüketim çılgınlığından kurtarmak. Bizler ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar mutlu oluruz yanılgısını taşıyoruz. Aslında ne kadar çok şey sahip olursak o kadar mutsuz oluyoruz. Belgeseli çekenler de bu fikirden yola çıkarak az eşyanın insana daha çok mutluluk getirdiğini söylüyorlar.
Yıllar önce Franz Kafka'da aynı şeye değinir ve der ki " Mutlu olmak istiyorsanız az insan ve az eşyaya sahip olun". Bu konuyla ilgili olarak Dövüş Kulübü'nde de çok sevdiğim bir söz vardır. "Aslında sahip olduklarımız bize sahip oldukları için mutsuz oluyoruz."
Belgeselde bu düşünceden hareketle minimal hayatı tercih eden insanlarla görüşüyor. Hepsinin de hayatından çok memnun olduğunu söylüyor. Mutlu olmak için büyük evlere, büyük arabalara ya da çok eşyaya sahip olmamız gerekmiyor. Evet bu fikre ben de katılıyorum. Ama iki üç eşyayla yaşamakta bana çok çekici gelmiyor. Eşyalarla tıka basa dolu bir ev beni ne kadar rahatsız ediyorsa, bir iki eşyalı ev de o kadar rahatsız ediyor. Ortayı bulmak gerek.
Film 2015 yapımı ve 1 saat 19 dakika sürüyor.
Nedir bu mesaj? İnsanları tüketim çılgınlığından kurtarmak. Bizler ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar mutlu oluruz yanılgısını taşıyoruz. Aslında ne kadar çok şey sahip olursak o kadar mutsuz oluyoruz. Belgeseli çekenler de bu fikirden yola çıkarak az eşyanın insana daha çok mutluluk getirdiğini söylüyorlar.
Yıllar önce Franz Kafka'da aynı şeye değinir ve der ki " Mutlu olmak istiyorsanız az insan ve az eşyaya sahip olun". Bu konuyla ilgili olarak Dövüş Kulübü'nde de çok sevdiğim bir söz vardır. "Aslında sahip olduklarımız bize sahip oldukları için mutsuz oluyoruz."
Belgeselde bu düşünceden hareketle minimal hayatı tercih eden insanlarla görüşüyor. Hepsinin de hayatından çok memnun olduğunu söylüyor. Mutlu olmak için büyük evlere, büyük arabalara ya da çok eşyaya sahip olmamız gerekmiyor. Evet bu fikre ben de katılıyorum. Ama iki üç eşyayla yaşamakta bana çok çekici gelmiyor. Eşyalarla tıka basa dolu bir ev beni ne kadar rahatsız ediyorsa, bir iki eşyalı ev de o kadar rahatsız ediyor. Ortayı bulmak gerek.
Film 2015 yapımı ve 1 saat 19 dakika sürüyor.
4 Eylül 2017 Pazartesi
Kelebeğin Rüyası
Hep duyduğum nedense izlemeye bir türlü fırsat bulamadığım bir filmdi. Arkadaşım Esra yazın izlerim diye DVD'sini verişti bana. İlginçtir onu da izleyemedim. Geçen bir televizyon kanalında görünce izlemeye başladım.
Beni tanıyan herkes bu filmi mutlaka izlemem gerektiğini söylerdi. Filmi izleyince neden böyle söylediklerini anlamış oldum. Buram buram edebiyat, buram buram şiir kokan bir filmmiş. Tek kelimeyle enfesti ve ben mest olarak izledim.
2013 yapımı filmin yazarı, senaristi ve yönetmeni Yılmaz Erdoğan'dı. Filmde de Behçet Necatigil karakterini canlandırıyordu. Öykü gerçek yaşamdan alınmıştı. Başrollerinde ise Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin ve Farah Abdullah oynuyordu. Her oyuncu rolünün hakkını sonuna kadar vermişti. Ama ben özellikle Kıvanç Tatlıtuğ'u ayrıca çok beğendim.
Filmde, iki genç şairin şiir ve edebiyat dolu hayatı anlatılırken bir yandan da veremle mücadeleleri de anlatılıyordu. Hastalıklarına rağmen özellikle Rüştü Onur'u ( Mert Fırat ) çok hayat dolu bir sanatsever olarak gördüm. Muzaffer Tayyip Uslu ( Kıvanç Tatlıtuğ) ise daha içe kapanık ama konu sanatsa girişken olan bir şairdi. Rüştü ve Muzaffer çok iyi arkadaştır. Onların en önemli destekçisi ise orada öğretmenlik yapan Behçet Necatigil'dir.
İlgimi çeken şeylerden biri filmdeki iki kadın karakterin şiir ve edebiyatla ilgilenmemesi bunun yerine ikisinin de sporla ilgilenmesi oldu ( gerçi Suzan daha sonra edebiyat öğretmeni oluyor). Sanırım o dönemlerde şiir biraz daha erkeklere aitti kim bilir. Şimdi düşünüyorum da o döneme ait kadın şair hatırlamıyorum. Bu konuyu edebiyat öğretmeni arkadaşlarıma da soracağım.
Ben filmi çok beğendim. Benim gibi izlemeyeniniz varsa ve şiire edebiyata tutkuyla bağlıysanız bu filmi mutlaka izleyin derim.
Beni tanıyan herkes bu filmi mutlaka izlemem gerektiğini söylerdi. Filmi izleyince neden böyle söylediklerini anlamış oldum. Buram buram edebiyat, buram buram şiir kokan bir filmmiş. Tek kelimeyle enfesti ve ben mest olarak izledim.
2013 yapımı filmin yazarı, senaristi ve yönetmeni Yılmaz Erdoğan'dı. Filmde de Behçet Necatigil karakterini canlandırıyordu. Öykü gerçek yaşamdan alınmıştı. Başrollerinde ise Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin ve Farah Abdullah oynuyordu. Her oyuncu rolünün hakkını sonuna kadar vermişti. Ama ben özellikle Kıvanç Tatlıtuğ'u ayrıca çok beğendim.
Filmde, iki genç şairin şiir ve edebiyat dolu hayatı anlatılırken bir yandan da veremle mücadeleleri de anlatılıyordu. Hastalıklarına rağmen özellikle Rüştü Onur'u ( Mert Fırat ) çok hayat dolu bir sanatsever olarak gördüm. Muzaffer Tayyip Uslu ( Kıvanç Tatlıtuğ) ise daha içe kapanık ama konu sanatsa girişken olan bir şairdi. Rüştü ve Muzaffer çok iyi arkadaştır. Onların en önemli destekçisi ise orada öğretmenlik yapan Behçet Necatigil'dir.
İlgimi çeken şeylerden biri filmdeki iki kadın karakterin şiir ve edebiyatla ilgilenmemesi bunun yerine ikisinin de sporla ilgilenmesi oldu ( gerçi Suzan daha sonra edebiyat öğretmeni oluyor). Sanırım o dönemlerde şiir biraz daha erkeklere aitti kim bilir. Şimdi düşünüyorum da o döneme ait kadın şair hatırlamıyorum. Bu konuyu edebiyat öğretmeni arkadaşlarıma da soracağım.
Ben filmi çok beğendim. Benim gibi izlemeyeniniz varsa ve şiire edebiyata tutkuyla bağlıysanız bu filmi mutlaka izleyin derim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















































