9 Kasım 2014 Pazar
4 Kasım 2014 Salı
Spor ve Beslenme Günlüğü 4 / Pilates
Pilates, çok uzun süredir sürekli duyduğum ama yapmaya hiç yanaşmadığım
sporlardan biriydi. Nedense bir şey, çok konuşulduğunda ya da herkes
tarafından yapıldığında ben onu hemen moda olarak algılıyorum ve
kesinlikle yapmak istemiyorum. Tıpkı bestseller olan kitapları okumak
istememem gibi. Yapmak istemememde ki bir diğer neden ise bu konuda Ebru
Şallı'nın
sürekli örnek verilmesiydi. Bana göre O, bir mankendi ve spor hocası
olmadığı için de dikkate almamak gerekiyordu.
Kuzenim Melda uzun süredir Pilates yapıyor ve sürekli olarak bana bu sporun yararlarından bahsediyordu.Yalnız kendisini, kilo konusunda problem yaşarken görmediğim için beni fazla ikna edememişti. Beni bu konuda ikna eden kişi ise diğer kuzenim Başak oldu. Başak'ın hem kilo problemi vardı hem de ciddi bir duruş bozukluğu vardı. Sadece televiyondaki hareketleri ( Ebru Şallı'nın pilates dersleri) uygulayarak ve yürüyüş yaparak sekiz ayda hem 12 kilo vermiş hem de duruş bozukluğu tamamen düzelmişti. İnsanın gördüğü, duyduğundan her zaman daha etkili oluyor. İşte bundan dolayı ben de Pilates'e başlama kararı aldım ve önyargıyla yaklaştığım Ebru Şallı'nın derslerini uygulamaya başladım. Hepsiburada.com'dan da pilates seti satın aldım ( çok ekonomik oldu tavsiye ederim).
Bir yandan pilates ve yürüyüşlerimi düzenli yaparken bir yandan da internetten araştırmalar yaptım. Pilates hocalarının videolarını izledim, bu konuyla ilgili yazılar okudum ve öğrendiklerimle kendime bir program hazırladım. İlk zamanlar hem yürüyüş hem de pilatesi aynı gün yapıyordum ve bu çok yorucu oluyordu. İnternetten araştırdıklarımla kendime yeni bir program hazırladım: Bu programa göre; haftada bir gün kaslarımı dinlendiriyorum, üç gün tempolu bir saat yürüyüş yapıyorum üç günde Ebru Şallı'yla pilates yapıyorum. Hiç diyet yapmıyorum, sadece yediklerimi abartmıyorum. Tatlı da hamur işi de dahil canımın çektiği her şeyi yiyorum ( bu moralimin de düzelmesini sağladı, diyetle strese girmiyorum artık).
Benim anladığım kadarıyla Pilates, yoga ve aerobik hareketlerinin karışımıyla ortaya çıkmış bir spor. Geçmişte hem yoga hem de aerobik yaptığım için hareketler bana hem çok tanıdık hem de kolay geldi. Hiç zorlanmadım diyebilirim.
Pilates'in kurucusu ise Joseph Pilates'miş. En ünlü sözü ise şuymuş:
"10 derste farkı hissedeceksiniz. 20 derste farkı göreceksiniz ve 30 derste yepyeni bir vücudunuz olacak."
Sanırım benim 14 veya 15 ders oldu. Gerçekten de farkı hissediyorum. Vücudum baya esnedi, kendimi daha enerjik hissediyorum. İlerleyen zamanlarda yeni bir vücudum olmuş mu olmamış mı tekrar yazarım. Ama bildiğim bir gerçek var: Sadece yürüyüş ve pilatesle ve de hiç diyet yapmadan bir ayda 2.5 kilo verdim. ( Burada şunu eklemekte fayda var: Pilates zayıflatmaz sadece vücudunuzun sıkılaşmasını ve incelmesini sağlar. Ben zayıflamak istediğim için düzenli olarak yürüyüşe de ağırlık veriyorum) Spor programıma aynen bu şekilde devam edeceğim. İlerleyen zamanlarda gelişmeleri de yazacağım. Şimdiden yaza nasıl gireceğimi merakla beklemekteyim. Herkese spor ve sevgi dolu günler diliyorum...
Kuzenim Melda uzun süredir Pilates yapıyor ve sürekli olarak bana bu sporun yararlarından bahsediyordu.Yalnız kendisini, kilo konusunda problem yaşarken görmediğim için beni fazla ikna edememişti. Beni bu konuda ikna eden kişi ise diğer kuzenim Başak oldu. Başak'ın hem kilo problemi vardı hem de ciddi bir duruş bozukluğu vardı. Sadece televiyondaki hareketleri ( Ebru Şallı'nın pilates dersleri) uygulayarak ve yürüyüş yaparak sekiz ayda hem 12 kilo vermiş hem de duruş bozukluğu tamamen düzelmişti. İnsanın gördüğü, duyduğundan her zaman daha etkili oluyor. İşte bundan dolayı ben de Pilates'e başlama kararı aldım ve önyargıyla yaklaştığım Ebru Şallı'nın derslerini uygulamaya başladım. Hepsiburada.com'dan da pilates seti satın aldım ( çok ekonomik oldu tavsiye ederim).
Benim anladığım kadarıyla Pilates, yoga ve aerobik hareketlerinin karışımıyla ortaya çıkmış bir spor. Geçmişte hem yoga hem de aerobik yaptığım için hareketler bana hem çok tanıdık hem de kolay geldi. Hiç zorlanmadım diyebilirim.
Pilates'in kurucusu ise Joseph Pilates'miş. En ünlü sözü ise şuymuş:
"10 derste farkı hissedeceksiniz. 20 derste farkı göreceksiniz ve 30 derste yepyeni bir vücudunuz olacak."
Sanırım benim 14 veya 15 ders oldu. Gerçekten de farkı hissediyorum. Vücudum baya esnedi, kendimi daha enerjik hissediyorum. İlerleyen zamanlarda yeni bir vücudum olmuş mu olmamış mı tekrar yazarım. Ama bildiğim bir gerçek var: Sadece yürüyüş ve pilatesle ve de hiç diyet yapmadan bir ayda 2.5 kilo verdim. ( Burada şunu eklemekte fayda var: Pilates zayıflatmaz sadece vücudunuzun sıkılaşmasını ve incelmesini sağlar. Ben zayıflamak istediğim için düzenli olarak yürüyüşe de ağırlık veriyorum) Spor programıma aynen bu şekilde devam edeceğim. İlerleyen zamanlarda gelişmeleri de yazacağım. Şimdiden yaza nasıl gireceğimi merakla beklemekteyim. Herkese spor ve sevgi dolu günler diliyorum...
2 Kasım 2014 Pazar
Babam 9 Doğurdu
Bu sezon özel tiyatroda ilk izlediğim oyun Ali Poyrazoğlu'nun Babam 9 Doğurdu oyunu oldu. Tesadüf bu ya Ali Poyrazoğlu'da sezonu bugün bu oyunla açmış. Babam 9 Doğurdu oyunu, bu yılın yeni oyunu ve sanırım ilk kez de tiyato festivalinde oynamış. Festivalden sonra ikinci kez seyirciyle buluşması bugün olmuş.
Oyun beş kişilik bir kadroya sahip. Ali Poyrazoğlu evin babasını, Nur Gürkan annesini, evin erkek çocuğunu Eser Ali, evin gelinini Güneş Emir ve Selam Sevim ise kapıcının oğlu rolünü canlandırıyor. Evin babası sünnetçilik yaparak evin geçimini sağlamaya çalışıyor. Oğlu ise küçük yaşta evlenerek babasının evine yerleşiyor. Gerek oğlu gerekse gelini çalışmayarak aileye yük oluyorlar. Derken evin annesi hamile kalıyor ve böylece komik olaylar başlamış oluyor.
Oyunun içinde güncel olaylara da değiniliyordu. En çok alkışı ve kahkahayı ise siyasi espiriler aldı. Oyunun tamamını anlatmayacağım çünkü izlemenizi istiyorum.
Ali Poyrazoğlu tiyatrocular içerisinde en beğendiğim kişilerden biri. Hangi oyununa gittiysem hep memnun ayrıldım. Bu oyun için çok güzeldi diyemeyeceğim ama izlenmeye değerdi. Bir aksilik çıkmazsa bu sezon, geçen sezon izleyemediğim Asi Kuş ve Kaplumbağa oyunlarını da izlyeceğim. Ali poyrazoğlu'nun bugüne kadar izlediğim en güzel oyunu ise yıllar önce oynanan Kobay adlı oyunuydu.
Bugün bu oyunu Trump Tower'da izledik. Oradaki sahneyle ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum. Ne yazık ki söyleceklerim Cevahir'deki tiyatro sahneleri içinde geçerli. Sinema salonlarıyla tiyatro salonları yan yana olduğu için ve ses yalıtımı da iyi olmadığı için sinemanın gürültüsü olduğu gibi tiyatro salonunda duyuluyor. Hatta zaman zaman sahnedekilerin konuşmaları duyulmaz hale geliyor. Tiyatro için çok acıklı bir durum bu: Düşünün sahnede sanatçılar var ve dışarda bangır bangır müzik ve konuşma sesleri. Gerçekten çok çirkin bir durum bu. Acaba bu salonlar sinema salonu olarak tasarlandı da son anda mı tiyatro salonuna çevrildiler? Öyle bile olsa yine de ses yalıtımı mutlaka yapılmalıydı. Hala yapılabilir mi bilmiyorum ama bence bu duruma kesinlikle bir çözüm getirmeleri gerekiyor.
Son olarak şunu eklemek istiyorum. Tiyatroların özellikle de özel tiyatroların çok zor ayakta durduklarını biliyorum- ki nitekim bugün aynı şeyi Ali Poyrazoğlu'da söyledi. Seyirciye çok ihtiyaçları var. Bundan dolayı izleyebildiğiniz kadar oyuna gidin ve izleyin, sanata katkıda bulunun. Bu oyuna da mutlaka gidin derim. Çünkü bizim sanatçılara, sanatçıların da bize çok ihtiyacı var. Sevgilerimle...
30 Ekim 2014 Perşembe
Heba
Hasan Ali Toptaş ismini ilk Enver Aysever'in "Edebiyat Ölmelidir" kitabında gördüm ve okumak için de not aldım. Daha sonra kitap grubum bu ay okunacak kitap olarak Hasan Ali Toptaş'ın Heba'sını seçince çok sevindim. Okuyunca iyiki seçmişiz bu kitabı diye düşündüm. Severek ve sarsılarak okudum diyebilirim. Bu kitaptan şunu anladım, Hasan Ali Toptaş'ın diğer kitaplarını da okumam lazım. Sırada Gölgesizler var.
Heba romanı, 2013 yılında Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü almış. Gerçekten ödüle layık bir roman. Kitap yedi bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Anahtar, Rüya, Huzur, Yazıköy, Sınır, Minnet ve Fena. İlk iki bölümdeki geçişi tam anlayamadım: Anahtar bölümü mü rüyaydı yoksa rüya bölümü mü rüyaydı? Anlayamadım ama bence kitabın kahramanı da anlamadı zaten.
Kitabımızın kahramanı Ziya, asker arkadaşı Kenan'a söz verdiği için yıllar sonra Kenan'ın köyüne yerleşir. Kenan, Ziya'ya kendi köyüne yakın bir bağ evi yaptırtır ( buraları okurken o kadar etkilendim ki o bağ evinde yaşamayı istedim). Kitapta beni en çok sarsan bölüm ise Sınır bölümü oldu. Sınır adı üstünde Sınır'da ( Suriye sınırı ) geçen askerlik anılarından oluşmaktaydı. Çevremdeki pek çok kişiden askerde yaşanan şiddeti çok dinlemişimdir. Bu bölümde hem psikolojik hem de fiziksel şiddetten bol bol bahsediyor. İnsan okurken hem rütbelilerden nefret ediyor hem de erlerin çaresizliğine acıyor. Şu satırlar da içimi acıttı: "Bir insanın kendisine zulmedene gülümsemeye mecbur bırakılmasından daha beter bir zulüm olamazdı yeryüzünde."
"Gelecek, geçmişin bok yemesinden başka bir şey değildir."
Kitabın son bölümünde yazara hayranlığım daha da çok arttı. Son bölüm, adı gibi "Fena" bitti.
Kitabı okurken bazı yerlerde ne anlatılmaya çalışılıyor diye uzun uzun düşündüm. Mesela ilk bölümde yan odadan gelen kağıt hışırtılarının ne olduğunu anlayamadım. Daha sonra Ziya'nın öldürdüğü kuşu sürekli görmesini önce Ziya'nın hayali olduğunu zannettim ama Kenan'da görünce bu kuş neyin nesi diye düşünmeye başladım. Aynı şey kitabın son bölümlerinde de dağlardaki karaltının görünmesi şeklinde oldu. O karaltıyı da Ziya'nın hayali olarak düşünürken başka kişilerin de (sanırım yine Kenan'dı) görmesi beni çok şaşırttı. Yazar burada bir mesaj mı vermek istiyor diye düşünürken internetten biraz araştırma yapmaya karar verdim. Ekşi Sözlük'ten bir yazar da benimle aynı şeye takılmış ama o bunların Hasan Ali Toptaş olduğuna karar vermiş. Banada mantıklı geldi açıkcası. Kağıt hışırıtılarını pekala bir yazar çıkartabilir, bir kuş olup yarattığı kahramanla birlikte de gezebilir. Son bölümde zaten dağlardaki karaltının ev olduğunu ve o evde kendisinin olduğunu açık açık söylüyor yazar. Ama bekleyen yazar mı yoksa Azrail'mi anlayamadım tam olarak. Bakalım kitap grubumdakiler buraları nasıl değerlendirecekler.
Ben yazarın tüm kitaplarını okumaya karar verdim. İyi bir kitap okumak istiyorum diyorsanız bu kitabı size tavsiye edebilirim.
29 Ekim 2014 Çarşamba
Shakespeare
Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde harika bir oyun izledim bugün. Müthişti, çok iyiydi. Oyunun yazarı da yönetmeni de Azerbaycan'lı. Bu oyunu izledikten sonra şöyle bir karar aldım: Eğer bir oyunun yazarı Elçin Efendiyev ve yönetmeni Melahat Abbasova'ysa o oyuna hiç düşünmeden gireceğim ve izleyeceğim. Bundan önce de Katil diye bir oyun yazıp yönetmişer ve o oyunda çok beğenilmiş ve izlenmiş. Keşke onuda izleyebilseydim.
Oyuncuların performansı çok iyiydi. Hatta şöyle diyebilirim hepsi birbirinden iyiydi. Sahne tasarımı ve ışıkta benden tam puan aldı. Sahnede dekor olarak bir insan beyni ve bu beyinin içindeki dişliler kullanılmıştı.
Oyunun ana konusu normal ve anormal, gerçek ve gerçek olmayan kavramlarını sorgulamaktı. Sorgulama sırasında yapılan konuşmalar ise muhteşemdi. Bence oyunda verilen bir mesaj daha vardı. O da; sanatın iyileştirici gücüydü. Nitekim oyunda da hastaların doktorların Shakespeare okuması, heykel yapması, tiyatro oyunu sergilemesi onların ruh hallerini de olumlu olarak etkiliyor ve hayatlarındaki olumsuzluklarla daha iyi mücadele etmelerini sağlıyor.
Bu oyunu kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye ederim. Kaçırırsanız pişman olabilirsiniz.
25 Ekim 2014 Cumartesi
Genç Werther'in Acıları
Geçen yıl kitabını okumuştum. Bu yıl da balesini izledim.
İki perdelik balenin müzikleri Frederic Chopin'e ait. Piyanist Yelena Şekalyova. Eseri zaten biliyoruz; ünlü Alman yazar Goethe'ye ait. Dekor ve kostüm ise İsmail Dede'ye aitmiş. Dekora bayıldım diyebilirim.
Muhteşem bir kareografiydi. Gerçekten çok büyük bir keyifle izledim. Kareografi ise Yannick Boquin'a aitmiş.
Dekoruyla, müziğiyle, danslarıyla tam bir görsel şovdu. Çok da büyük keyif aldım. Eğer baleden hoşlanıyorsanız tavsiye ederim, mutlaka izleyin.
İki perdelik balenin müzikleri Frederic Chopin'e ait. Piyanist Yelena Şekalyova. Eseri zaten biliyoruz; ünlü Alman yazar Goethe'ye ait. Dekor ve kostüm ise İsmail Dede'ye aitmiş. Dekora bayıldım diyebilirim.
Muhteşem bir kareografiydi. Gerçekten çok büyük bir keyifle izledim. Kareografi ise Yannick Boquin'a aitmiş.
Dekoruyla, müziğiyle, danslarıyla tam bir görsel şovdu. Çok da büyük keyif aldım. Eğer baleden hoşlanıyorsanız tavsiye ederim, mutlaka izleyin.
22 Ekim 2014 Çarşamba
A Better Life / Daha İyi Bir Yaşam
Müthiş bir film çok severek izledim. Festival tadında olan bu film 2011 yapımı. Amerikan rüyasının nasıl bir kabus olduğunu anlatıyor. Özellikle baba rolündeki Demian Bichir'in performansı müthiş. Hani O, olmasaydı film bu kadar güzel olabilir miydi bilemiyorum?
Filmde Amerika'ya kaçak yollarla gelmiş bir babanın yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Film, ucuz iş gücüyle boğaz tokluğuna yaşanan hayatı anlatırken bir yandan da kenar mahallerde ki çeteleri de gözler önüne seriyor.
Bir yandan oğluyla yaşadığı sıkıntılar bir yandan kaçak yaşamanın verdiği sıkıntı bir yandan da daha iyi bir hayat için kurulan ümitler, hayaller ve planlar. Yaşadığı onca olumsuzluğa rağmen her şeyi iyi yöntemlerle çözmeye çalışan, dürüstlüğünden taviz vermeyen bu baba, beni çok derinden etkiledi. Filmin daha ilk sahnelerinde babanın mimikleri, yüz ifadesi aklınıza öyle bir kazınıyor ki üzerinden zaman geçmesine rağmen bu görüntüyü zihninizden silemiyorsunuz.Filmi çok fazla anlatmak istemiyorum. Çünkü izlemenizi gerçekten çok istiyorum. Şimdiden iyi seyirler diliyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








.jpg)



